barış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
barış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2011 Cuma

Barış Yıldırım'dan "hukuk" ve "adalet" üzerine ....











Bütün Resmi Cinayetler Hukuk Dairesinde İşlenir




"Hukuk devletle ilgilidir, adalet insanlıkla. Ve bu ikisi, “Suçlular adaletin karşısına çıkarıldı” gibi ifadelerde birbirlerinin yerine kullanılsalar da, tarihin gördüğü belki de en ironik metafordur “hukuk” yerine “adalet” demek.
Çünkü hukuk -yani mahkemeler, yani kanun kitapları- her zaman egemenin mülkünün temelidir. İnsanlık ancak pek az sayıda açgözlü evladını bu mülke sultan kılabilir. Çoğunluk ise bin yıllardır -doğunun ve batının bilgelerine soracak olursak- iyilik dağlarının en yüksek doruklarına çadır kurmuş adaletiköpeklere reva görülen barınakların bin beterinde titreye titreye beklemektedir.
Azınlık mallarının iadesinden bahsediyorlar! Ya mutlu azınlık, ne zaman iade edecek mutsuz çoğunluğun el koyduğu mallarını, hayatını ve geleceğini? Var mı bu binlerce yıllık haksızlığa dur diyecek bir hukuk? Var mı Brecht’in “halkın ekmeği” dediği adalete halkı doyuracak bir mahkeme?
Yok, çünkü her şey gibi hukuk da bu mutlu azınlığın hazinesine bekçi köpekliği yapıyor.
O yüzden kim ki “hukuk” yerine “adalet” dedi, tükürün yüzüne!
Çünkü ya alçağın tekidir ya şuursuzun. Alçaksa zaten hak etmiştir. Cahilse de boşa gitmez; belki suratındaki köpüklü sıvının ekşi kokusuyla kendine gelir.
Faşizm, kapitalistler adına boyunduruk altında tuttuğu halkın üzerine her dönem farklı silahlarla gider.
Elbette zor adına işe yarayan her şeyi dağarcığında tutar: İşkence, katliam, tecavüz, zindan. Ancak farklı dönemlerde farklı yerlerde farklı yöntemler gözdesi olur.
Hitler’in toplama kamplarına zaafı vardı. Arjantin faşizminin gözaltında kayıplara. Pinochet, Marmaris’te namuslu tek bir insanın bile üzülmeyeceği ölümünü bekleyen karikatürü gibi, toplu tutuklamalara ve işkencelere düşkündü.
Gizli faşizmlerde terör yöntemlerinin taktiksel önemi çok daha yüksektir. Bir yandan “demokrasi” görüntüsü korunmak bir yandan da vahşetin dizginleri sonuna kadar boşaltılmak zorundadır.
İşte bütün muktedirlerin en sadık metresi o zaman devreye girer: Yasaların efendileri… Zulüm, kitaba uydurulmalıdır. Adalet katili hukukçuların kara cübbelerinden daha iyi kaftan mı biçilebilir bu kirli göreve?
İki nehrin iki yakasında; Fırat’ın batısında, Dicle’nin doğusunda ve ikisinin ortasında; velhasıl yüreğimizin halkın nabzına soluk taşıdığı her yerde, tam 31 yıldır ölümün ve zulmün hiçbir çeşidini bizden esirgemedi faşizm. Zulüm kitaba uygun değilse, kitap zulme uygun kılındı. Gözleri körkütük bağlıadalet tanrıçasına çok şükür, pek hukuki biçimlerde kurşunlandık, yakıldık, işkence ve tecavüz gördük. Çocuktuk, ayaklarımıza naylon bağlayıp yaktılar; daha ne yapsınlar yahu, daha ne yapsınlar?
Ama kendileri yok allah’ları var, her dönem başka hukuki ocaklarda pişirdiler ensemizde bozayı.
Bir dönem işkenceye hız verdiler: 45 gün, 90 gün, 100 gün, ne kadar gün istiyorlarsa o kadar gün, eski ve yeni dünyadaki efendilerinden ithal ettikleri işkence aletleriyle milyonlarcamızı tezgahtan geçirdiler. Elbette ki her şey tamamen “hukuk dairesinde”ydi. Gözaltı süreleri kanunen uzatıldı. İşkencede alınan ifadeler mahkemelerde imzalandı. İşkence hapishanelerde tam gaz sürerken, elbette ki falakaya yatırılanların, güneş bile yasaklananların özgürlüğü, yasal şiddet makamımız hukuk tarafından askıya alınmıştı.
Bir dönem, herkesçe malum meçhul failler köşe başlarında ensemize şarjör boşaltır oldu. Adları bile hukuk literatüründen alınmıştı. Ortada suç olan bir fiilvardı, ama o fiilin faili yoktu, meçhuldü. Ne yapsındı adalet? Ah bir bulsa, ne cezalar verecekti onlara, sürüm sürüm süründürecekti. Onların yerine bizi bulup doldurdular, orada öldürdüler. Dışarıda kalanlarımızı da başka meçhullerin bulamadıklarının kurşunları öldürdü. Hukukun nereye savursan oraya uçan dairesi dahilindeydi yine tüm cinayetler.
Bir dönem gözaltında kayıplardı yasal terörün en sevdiği tabancası. Devlet baba, Fırat kıyısında kaybolan koyunun hesabını tutacağım derken yüzlerce insan –adına yaraşır “insan”– buhar oldu uçtu. Hukuk dediysek mükemmel değil ya, (“Daha tam bitmedi, çalışıyoruz üzerinde, iyi olacak inşallah!”) bulamadığıkatiller de olur bulamadığı maktuller de! Hani Arjantin’in Netekim’i demişti ya: “Kayıp kişinin akıbeti bilinmez, cesedi yoktur, ölü de değildir diri de. Kayıptır, o kadar.” Ontolojik olarak bile varlığı şüpheli, felsefenin bile aklının yetmediği bir nesne karşısında hukuk ne yapsındı!
Bugün hukuk, şimdiye kadar saklandığı gölgelerden çıkarak, hak ettiği başrolü kaptı.
Artık işkenceleri gizlemek, zindanları güzellemek, failleri meçhul, maktulleri kayıp tutmak gibi lojistik görevlerle uğraşmıyor.
Şimdi hapishane silahı her zamankinden daha revaçta. Aldı sazı eline, mahkeme salonlarında, devletin ölmüş büyüklerinin resimleri ve ölmemiş büyüklerinin maddi-manevi huzurunda (“Bizde adet böyledir, bütün suçlar büyüklerimizin huzurunda işlenir!”) huzurlar bozuyor, cezalar yazıyor, F tipi mezarlar kazıyor.
Demokrat gazetecilerden Kürt yurtseverlere, eylemci öğrencilerden inanmış devrimcilere, her muhalif canlı mahpusu tattı, tadıyor, tadacak. Oligarşi içi savaşlarda müstahkem mevkiyi kapmış kesim, hukuk bürokrasisinin köşe başlarını da gayet demokratik ve yasal yollardan gasp ettikten sonra mahkemeleri iyice halka karşı şiddetin temel aracına dönüştürmüş durumda.
Katile meçhul, maktule kayıp, işkenceye gözaltı diyen devlet, elbette ki bu rehine alma eylemine “adil yargılama, bağımsız yargı” gibi şık adlar bulacak. “Toplumsal sözleşme”den, şiddetin devlet tekelinde olmasından mı bahsetmiştiniz? Ortada hiçbir sözleşme bulunmaksızın şiddeti tekeline almış devlet, şimdi adına F tipi denilen cehennemlerde çektiriyor azabını halka:
Hukuk dairesinde!
Bugün faşizmin en temel silahı tutuklamalarsa, bu bize bütün anti-faşistlerin üzerinde birleşebileceği zemini de sunuyor.
Adalet tanrıçası rehin alınmış, gözleri bağlanmış, adı Demokles olarak değiştirilmiş. Suçlular uzun zamandır güçlü olduğundan, onun kılıcı, muhalif olan herkesin başının üstünde tutuklama, yargılama, cezalandırma halini almış, sallanıyor.
Biz bütün resmi cinayetlerin itinayla hukuk dairesinde işlendiğini zaten biliriz. Ama hukuk dairesinin suç mahalline bu denli dönüşmesi, bu pervasızlık, nadir görülür. Bu yüzden de tutuklama/yargılama/cezalandırma terörünün maskesini her alanda düşürmek, devrimciler, demokratlar, yurtseverler açısındansürecin en temel görevlerinden biri gibi görünüyor.
Ve sadece onlar açısından
Çünkü demokrasi diye sadece emperyalist metropollerin ikiyüzlü rejimlerini tanıyanlar, en küçük kılcal damarından bile iktidara bağlı bir hukukun karşısında iki maymunu oynarken üçüncü maymunun satılmış ağzı “bağımsız yargı”dan bahsetmeye devam edecek. Biz, dünya topraklarının teröristten yana en bereketli ülkesinin “teröristleri” hukuk dairesi ve Kopenhag kriterleri dahilinde rehin tutulurken, onlar açılımcılık oynuyor olacaklar çünkü."

http://www.haberfabrikasi.org/s/?p=14252

22 Aralık 2010 Çarşamba

‘O protestocu öğrencilerin halleri’

Sabah yazarı Emre Aköz, 16 Aralık tarihli (ODTÜ’lü sosyalistlere yakışan oyun: Uzuneşek) başlıklı yazısında “Yüzleri hiç kızarmadan parasız eğitim isteyen” öğrencilere bir de soru yöneltmişti: 

“Bu protestocu öğrencilerin 10 yıl sonraki hallerini çok merak ediyorum. Sosyalistlik oynadıkları için, kapitalizmin göbeğinde sermayeye karşılar ya… Bakalım 10 yıl sonra nerelerde olacaklar?

Parasız eğitim talebini bir yüz kızarma nedeni olarak görenSabah yazarının “günün şartları” nedeniyle yaşadığı fikri değişimini, kendi eğitim ve öğrenimi nedeniyle devlete ne kadar borcu olduğunu hesaplayarak göstermeye çalışmıştım (Emre Aköz’ün borcu: 265 bin TL). Günümüzün protestocu, politize öğrencilerinin on yıl sonra ne olacağını bilemem elbette. 

Ama bir zamanların aktif politik üniversite öğrencilerinin akıbetiyle ilgili bir örnek verebilirim.

***

Milliyet gazetesinin çok yerinde ve faydalı bir hizmeti var. Geçmişten bugüne çıkan bütün sayılarını toplayıp taramışlar ve dijital ortama geçirmişler. Sistemin en güzel tarafı, basılan gazeteleri bire bir o zamanki halleriyle görebilmek. Mizanpajlarından kullanılan dile, sonradan aslını astarını öğrendiğimiz bazı meselelere nasıl yaklaştığına kadar her açıdan ilgi çekici buluyor. Ne zaman başım sıkışsa, aklıma bir şey takılsa yararlanıyorum. Mesela “1996’da aldığım ilk maaş, acaba o zamanlar kaç dolara tekabül ediyordu” diye merak ettiğim zaman, hemen gazetenin ilgili sayısını bulup oradaki döviz kurlarına bakarak hesabımı yapabiliyorum. Tabii bir kere girdikten sonra da, kâh o kupüre basarak, kâh orada gördüğüm bir konunun sonrasını ya da öncesini merak ederek ileri geri gidiyorum.

Geçen gün, bir vesileyle, 1991 yılındaki memur maaşları ve o günün döviz kurunu öğrenmem gerekti. Neden diye sormayın. Maaş zamlarını aratınca, karşıma daha çok eylül ayına ilişkin gazeteler çıktı, ben öğreneceğimi öğrendim ama daha önce de anlattığım gibi sayfalar ve de sayılar arasında dolaşmaya başladım.

Tesadüfen, hareketli bir döneme denk gelmiştim. 20 Ekim 1991’deki, sonucundan DYP-SHP koalisyonu çıkacak olan genel seçimlerden bir ay öncesi, sayfaları siyasilerin demeçleri, birbirleri hakkındaki iddiaları kaplıyordu. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal’ın da ortağı olduğu (ve sonra sanırım çırak çıkarıldığı) ilk özel televizyon kanalı Magic Box Star 1 hakkında yoğun bir anti propaganda vardı mesela. Diğer yandan SHP genel başkanı Erdal İnönü de, günde iki saat yayın yapacak bir SHP TV için girişimlerde bulunduklarını söylemişti ki ona biraz tebessüm ettim. Aradan 20 yıl geçtikten sonra CHP’nin dolaylı bağlantılı olduğu kanallar vareste, Halk TV ile anca yarışa katılması biraz komik geldi.

Ama beni bunu yazmaya iten sebep bunların hiçbiri değil.

Gazetenin 21 Eylül 1991 tarihli sayısının baş sayfasında bir kutu haber ilişti gözüme. Yaklaşan genel seçimle ilgili olarak teybini öğrencilere uzatan Milliyet muhabiri Kürşat Yılmaz, 9. sayfada ‘Oy verecek partimiz yok’ başlığını attıran yazısının baş sayfadaki anons kutusuna “Öğrenciler: ‘Bize Göre Parti Yok’ şeklinde yazmış ve dört üniversite öğrencisinin, fotoğraflarıyla birlikte görüşlerine yer vermişti.

Şimdi utanarak itiraf ediyorum ki, söz konusu fotoğrafları o sırada yanı başımda bulunan Uğur Gürsoy’a göstererek, üniversite öğrencisinin giyiminin ve kuaförünün bugüne kıyasla o zamanlar ne kadar farklı olduğunu söyledim. Utanmamın sebebini birazdan anlayacaksınız. Uğur Gürsoy, gösterdiğim öğrencilerin fotoğraflarına bakarak “Şimdi ne yapıyordur acaba bunlar?” diye sordu. Eh, cevabını bulması kolaydı, sonuçta artık elimizin altında Google vardı, öyle değil mi?

Görüşü alınan öğrencilerden, o dönemde Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi ve İstanbul Öğrenci Dernekleri Federasyonu üyesi Erdem Kocabaş’ı arayarak başladım. 1991 yılında Milliyet’e “Partiler arasında fark yok” diyen Erdem Kocabaş, okulunu bitirmiş hatta ihtisasına devam etmişti, anladığımız kadarıyla bir bilişim şirketinde çalışıyordu. Bir isim benzerliği ihtimaline karşın kendisiyle temasa geçtik ve gerçekten söz konusu haberdeki Erdem Kocabaş olduğunu memnuniyetle öğrendik. Neden mi memnuniyetle? Zira kendisiyle temasa, ancak diğer üç ismi de Google’ladıktan sonra karar vermiştik.

Dört öğrenciden ikincisi, Edebiyat Fakültesi Öğrenci Derneği’nden Neslihan Uslu’ydu. “Hiçbiri öğrenci sorunlarını bilmiyor” şeklinde, bugün de altına hemen her öğrencinin imzasını atacağı bir görüş belirten Uslu’yu aradığımızda, yüzümüzdeki tebessüm ansızın donuverdi.

Neslihan Uslu, iddialara göre 90’ların ikinci yarısında gözaltına alınmış ancak kendisinin gözaltına alındığı resmi makamlarca inkâr edilmişti. Yürüyüş dergisinde yer alan haberde, eski bir kontrgerilla elemanı, Neslihan Uslu’nun da aralarında bulunduğu dört kişinin işkence yapıldıktan sonra kolları bacakları kırılarak bir tekneye koyulduğu ve teknenin de Seferihisar açıklarında batırıldığı iddia ediliyordu.

Haberdeki üçüncü öğrenci Soner Gül’dü. Milliyet gazetesine seçimle ilgili “Sorun çok-çözemeye niyetleri yok” şeklinde beyanat verdikten çok değil yedi ay sonra, 5 Mayıs 1992’de kayboldu. Adını arattığımda karşıma Cumartesi Anneleri’yle ilgili haberler çıktı. Ve onlardan birinde, Soner Gül’ün hikâyesi anlatılıyordu. Kaybolan Soner Gül’ün ağabeyi, kardeşini kendi kişisel ilişkileriyle aramış, önce Bayrampaşa polis karakoluna sonra da siyasi şubeye götürüldüğünü öğrenmişti ama yetkililer Soner Gül’ü gözaltına aldıklarını inkâr ettiler. Soner Gül hâlâ kayıp.

Son öğrenci Kazım Gülbağ, İstanbul Yüksek Öğrenim Öğrenci Derneği’ndendi ve “Düzen partilerine oy yok” demişti teyp kendisine uzatıldığında. İsminin bir kez daha gazete sayfalarında yer alması için aradan on yıl geçecekti. 19 Aralık’ta Türkiye’deki 20 cezaevine birden yapılan ve 30 tutuklunun ölümüyle sonuçlanan “Hayata Dönüş” operasyonunu protesto etmek için Nisan 2001’de kendisini yakmıştı Gülbağ.

Yukarıda isimlerini saydığım dört üniversite öğrencisi, bir zamanlar seslerini duyurmak için dernek çalışmalarına katılmışlar, hayatlarını şekillendiren politikalara karşı belli bir tavır almışlar. Nasılını nedenini ayrıca incelemek gerekir ve yirmi yıl sonrasından benim bu konuda bir yargıda bulunmam hayli abes kaçacaktır ama öylesine açılan bir gazete sayfasında, kendisinden görüş alınan dört öğrenciden üçünün doğal olmayan yollarla hayatını kaybetmiş ya da halen kayıp olması sanırım üzerinde durmaya yeterince değer bir durum. 

Her şeyden önce, bütün kayıpların, “12 Eylül dönemi bitti, artık konuşan Türkiye var” diyerek iş başına gelen DYP-SHP koalisyonundan sonra gerçekleşmesi açısından anlamlı. Demokrasi ve halka özgürlük mücadelesi verdiklerini, 12 Eylül’de yüreklerinin sıkıştığını anlatanların, o dönemde Başbakan’a danışmanlık yapmış olması açısından anlamlı. Annelerin babaların “Evladım etliye sütlüye karışmadan okuluna git, evine dön, herkes kendini kurtarır bir sen kalırsın ortada bak” diye verdikleri öğütleri maalesef haklı çıkarması açısından anlamlı. Ve son olarak 12 Eylül’ün ne 1987 referandumunda siyasi yasakların kalkmasıyla ne de 1991’deki iktidar değişikliğiyle bitmediğini göstermesi açısından anlamlı.

Ve son olarak, ülkenin geleceği üzerine, yaşayacağı hayatın tasarımı üzerine söz söylemeye kalkan, inisiyatif almaya niyetlenen dört gençten üçünün de zamanla bu mücadelelerini yasal zeminde sürdüremeyerek yasa dışına itilmeleri ve kendi trajik sonlarıyla yüzleşmeleri açısından anlamlı.

Peki bugün hükümeti protesto eden üniversite öğrencileri? Anayasa Komisyonu Başkanı’nın elinde hiçbir belge ve bilgi olmadan “Ergenekoncu” diye suçladığı, ellerinde bir tek Molotof kokteyli olmadığı halde Başbakan’ın “Molotof kokteyli atan” diye tanımladığı, hükümetin ağızbirliği etmişçesine arkalarında yasadışı terör örgütleri aramaya kalktığı öğrenciler… Umarım bundan yirmi yıl sonra, internet başında eğlenen bir başka şahıs, “A şu eylemde yumurta atan şimdi ne yapıyor acaba lan?” merakıyla arama yaptığında benim karşıma çıkan sonuçlarla karşılaşmaz.

Barış Uygur