12 eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2011 Çarşamba

Tarih Saati





Tarih saatinin tik takları hiç duyulmasa da tıkır tıkır çalışır saat. Salise, saniye, dakika, saat, gün, ay, yıl, on yıl, yüzyıl diye böleriz zamanı. Bu yolla zamanı uzaydan ayırır, mutlaklık yükleriz. Uzay-zaman süreklisini bir şekilde bölmemizin tek amacı başlangıçta tohum ekme zamanlarını belirleyebilmekti. Sanayi devriminden sonra ilk buharlı trenler raylarda sefer yapmaya başladığında, artık saniye ve dakikaların da önemi ortaya çıktı. Şimdi bireylerin ve kuşakların tarihini sembolik önem taşıyan günlerle yazıyoruz: 12 Mart, 30 Mart, 24 Nisan, 1 Mayıs, 6 Mayıs, 12 Eylül, vb… Böylece günler bağımsız varlık kazanıyor, uzaydan, yani tarihi ortamından kopuyor.

Dedeleri seferberlik, İstiklal Harbi görmüş kuşağın torunlarıyız. 68’de ilk devrimci kitlesel gösteriler, “II. Kurtuluş Savaşı” sloganıyla başladığında, “1. Kurtuluş Savaşı”nın gazilerinin diyecekleri çok merak edilirdi. Her ailede ya seferberlikte İngiliz’e esir düşenler olurdu; ya da Kuvayı Milliye gazileri. Anlaşılmaz olan Yunan’a, Ermeni’ye, Fransız’a, İtalyan’a kimsenin esir düşmemesiydi! Herhalde ya “İngiliz” düşmanın genel adıydı ya günümüzün ABD’si gibi dünyanın egemen gücü olduğundan diğerlerine kıyasla İngiliz’e esir düşmenin farklı bir cakası vardı! İlk devrimci abilerimiz bu gazilerin anılarını dinlediklerinde bireysel trajediler, harbin zorlukları, açlık ve sefaletten başka bir öykü duyamazlardı. Hiç biri “biz emperyalizme karşı savaştık. Sıra sizde” gibi duymak istedikleri sözleri onlardan duyamazdı. Nutuk’tan, Karabekir’in harp hatıralarından görünen dünya, ömür boyu “nefer,” “onbaşı,” “çavuş” gibi unvanları taşıyan o insanların dünyasını hiç yansıtmazdı. O gazilerin “derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibi” oldukları da söylenemez. Demek ki yazılan tarihler, her şey olup bittikten sonra hatırlanan, yazılan anılar, tahliller sadece uzay-zaman süreklisini birbirinden koparmıyor, ama hatırlanan zamanı da bir hayli “büküyordu.”

Bu benzetme 68’li abilerimiz ve 78’li can kardeşlerimiz, yoldaşlarımızın durumuna tıpatıp uyuyor. Dile kolay, 20’li, hatta bir kısmı henüz 20’sine varmadan “devrimci seferberlik” “II. İstiklal Harbi” gibi tarihsel olaylara dalmıştı. Şimdi 50’li, 60’lı yaşlarını süren bireyler ve kuşağın trajedisi gerçekti. Tarihteki benzerlerini saymaya kalkarsak koca bir kütüphane dolusu ciltler bile yetmez: Köle isyanları, köylü isyanları, ilk proleter isyanları, halk isyanları… Genelde hepsi dağınık, örgütsüz ya da yarı-örgütlü, kahramanlık destanlarıyla, ihanet, ikili oynamalarla, vb. dolu trajik yenilgilerdir. Karşı-devrimci dalga önüne gelen her şeyi ezip geçen tsunami gibi kabardığında, bir dala tutunarak, yüksekçe bir yere çıkarak ya da tesadüfen sağ kurtulan kişinin büyük trajedisi başlar. Hemen hemen tamamı dinsel biçim ve içerikler altındaki geçmiş mücadeleler dinsel ve batıl inançları bireylerin kaderciliğiyle bu trajedileri bir ölçüde dengeleyebiliyordu. Her şeyin yüce bir irade tarafından belirlenmesi belli bir rahatlama sağlıyordu. Ama Ekim Devrimi dünyasında, Soğuk Savaş dünyasında rasyonel, diyalektik düşünen, ateist devrimci birey, büyük çöküşün üzerindeki izlenimini neyle dengeleyebilir? Hangi teori, hangi tahlil, hangi tarih araştırması, 12 Eylülde ve 1990’lı yılların başında orta ya da uzun vadede de olsa gelecekle ilgili tüm umutların çöküşüne ilaç olabilirdi? Cephede yoğun ateş altında kalan en iyi eğitilmiş askerlerin bile tehlikeli olduğunu bile bile birbirlerine sokulması gibi, o kuşağın 50’li, 60’lı yaşlardaki insanları da kapitalizmin ateşi altında birbirine sokuluyor. Artık kapitalist kuşatma altında değiller; kapitalizm bütün kalelerini fethetmiş! Yıkmak istedikleri kapitalizmin içinde “meta üreticisi,” “emek-gücü satıcısı” gibi ekonomik politik seminerlerinde dinledikleri, okudukları kavramları her an gerçek hayatta deneyimliyorlar. Kapitalizmi ve para denen nesneyi tanıyorlar. Bizimki gibi az gelişmiş kapitalizmden kaçıp uzak diyarlara iltica edenler göçmenlik trajedileriyle de boğuşuyorlar: Yeni kültürlerle karşılaşma, kültür şoku, yabancılaşma, vb. 

“Evren Paşa’nın 12 Eylül’ü,” “Bonapart’ın 18. Brumeir”i, Yunanlı Albayların cuntası, Nikos Samson darbesi… İlki dışındakiler bireysel anı ve tarihlerin ötesine geçmiş, ciddi ciddi tarih olmuşlar! İlki bireysel trajediler sarmalından henüz çıkarılamamış. Hatta Türk-İslam senteziyle, zorunlu din dersleriyle, 24 Ocak kararları ve Özal’ın Thatcher-Reagan neoliberalizmini Türkiye’ye uygulaması ve uygulamanın kesintisiz sürdürülmesiyle bağı bile ortaya konulmamış. A’yı söyleyen B’yi de söylemek zorunda. Neo-liberalizmi savunanların lafta 12 Eylülle hesaplaşma söylemlerine inanmakla, küreselleşmenin NATO’nun dünya halklarına “askeri darbeleri”ni suskunlukla geçiştirmekle varılacak hiçbir yer yok. 12 Eylülün her işkencehanesinde yaşananları Milton Friedman imzalı ekonomi politikalarının tüm sonuçlarıyla bir araya getiremezseniz, 12 Eylülün felsefesi ve ruhunu sadece ruhunuzda kalan izlerle açıklamaya çalışabilirsiniz. O zaman bütün bir halka yaşatılan acıları görmezlikten gelir, kendi dışınızda da yaşanan büyük toplama kampında olup bitene gözünüzü kapatırsınız. Yaşanan bunca acıya, kahramanlıklara, şehitlere, bireysel trajedilere rağmen çok uzun yıllar sonra bile ülkenin rotasının çizilmesine hiçbir katkısı olmayan eski ve yeni solun başarısızlığı burada yatar.    

Ali Çakıroğlu
12 Eylül 2011

3 Mayıs 2011 Salı

FARKLI BİR 1 MAYIS DEĞERLENDİRMESİ...

1 Mayısta Aklın Kitlesel Coşku’ya Hitabı: 

Büyük kalabalıklar, özellikle Taksim’de toplanan yüz binler akşam evlerine döndüler. Herkes sevinçliydi; 1977’de yapılan katliamdan sonra ilk kez “gönül rahatlığı”yla 1 Mayıs kutlanmıştı!

Televizyonlara eski solcu kuşaklardan gelen, ama “eski tüfek” denilemeyecek arkadaşlarımız çok bilgilendirici, gerçekten duygusal açıklamalar yaptılar. Aklıma 1977 1 Mayıs katliamı sonrası yaşananlar geldi. 12 Eylül hazırlık eylemlerinin işaret fişeği olan 77 katliamından 34 yıl aradan sonra ufak hatırlatmalar gerekiyor.

1 Mayıslar sosyalizm ve devrimci mücadelenin önemli kilometre taşları olarak kullanılırken, hiç kimse bu kutlamaları burjuva demokrasisi ve reformlar mücadelesinin parçası olarak görmüyordu. Genel hedefte ABD emperyalizmi ve yerli işbirlikçileri yer alıyordu. En yaygın sloganlar arasında “Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye” sloganı vardı. Şimdi bunca yıldan sonra Türkiye’nin demokrasisi AB ve mevcut rejime emanet edildiğine göre, “bağımsızlık” kulak tırmalıyor. Bu terim herhalde eski dostlarımızın aklına 12 Eylülü getiriyor ve bir refleks yaratıyor. Oysa 12 Eylül mimarının “Anılarım” diye yazdığı kitaplarda bile, her gün AB ülkelerinden gelen temsilcilerle yaptığı konuşmalar günü gününe not edilmiştir. Coşkular bitince, insanın düşünme yetisi öne çıkıyor. Kitleselleşmeye adım atmak üzere olan devrimci hareketlerin potansiyeli bu 34 yılda geriletilmeseydi, devrim dendiğinde sonunda “Pembe Devrimler” dizisini hatırlatan burjuva demokrasisi ve yeni rejim övgüleri duyulmayacaktı.

Devrimle hiçbir ilgisi olmayan bu yeni dilin elbette nesnel temelleri var. Bu nesnel temelin köşe taşları, SSCB ve Doğu-Orta Avrupa’da sosyalist çöküş ve Soğuk Savaş’tan zaferle çıkan ABD’nin AB ile birlikte dayattığı, NATO’nun jandarmalığında Yeni Dünya Düzeni dedikleri emperyalist politikadır. Bugün bu yeni saldırganlık gözlerini Afrika topraklarına dikmiş, Kuzey Afrika’da aklınıza gelebilecek her türlü “toplum mühendisliği” denemelerine tekrar girişmiştir. Gerek utangaç bir biçimde, gerekse işçi sınıfı tarihinde eski reformist, revizyonist, Sosyal Demokrat çizgilere bile rahmet okutan bir çizgiyle ABD ve AB emperyalist politikalarından demokrasi ve özgürlük hayal edenleri hayalleriyle baş başa bırakmak gerek. Avrupa sosyal demokratlarının Marksizm’i programlarından çıkarmaları bile neredeyse yüz yılı bulmuştu. Bu teknoloji çağında, bizim dostlarımız elbette yüz yıl bekleyecek durumda değil. Çok yakında hep birlikte açık restorasyon övgüleriyle yetinmeyip, çok sevdikleri “Anadolu kaplan” sermayesinin sırtında uluslararası sermaye cephesinde “politika” yaparken, sosyalizm ile faşizmin aynı şey olduğu keşiflerini pekiştirirler. Sonra da Türkiye’de yasama-yargı-yürütmenin tek elde toplanmasının totalitarizm değil, “Muhafazakâr demokrasi” çeşidi olduğuna hepimizi inandırmaya çalışırlar.

Enternasyonal işçi sınıfı için 1 Mayıs devrimci ve komünist özünden soyutlandığında geriye kocaman bir “pembe balon” kalır! Marx proletarya diktatörlüğü için Paris Komünü’ne bakın diyordu. Gerek 1905’te gerek Ekim Devrimi’nde Sovyetler hem iktidar hem doğrudan demokrasi organlarıydı. Demek ki “konsey,” “Sovyet,” “şura” vb. terimlerle gösterilen organları öne çıkarmayan soyut, biçimsel burjuva “siyasal demokrasisi” mücadelesi işçi sınıfının siyasal hedeflerinin çarpıtılması demektir. Küçük bir tarihsel hatırlatma daha: Avrupa’da Alman işçi hareketinin başını çektiği II. Enternasyonal’in çöküşü ve ardından Ekim Devrimi’nin üç çeyrek yüzyılına karşın, arada Avrupa Komünizmi’yle ifadesini bulan burjuvaziye entegre Avrupa “reformist işçi hareketi”nin çöküşü, SSCB ve Avrupa sosyalist bloğunun çöküşünden öncedir. Kapitalizmde kazanılan haklar da devrimci süreçlerde burjuvaziden neredeyse koparılmış tavizlerdi. Sosyalist bloğun çöküşünden beri “AB” ülkeleri dâhil bütün emperyalist-kapitalist kampta işçi hareketinin 19. ve 20. yüzyıldaki kazanımları büyük ölçüde kaybedilmiştir. Tipik “eski solcu”nun o kampa kapağı atışı da iyi ki böyle bir gerçeklikle örtüşmüştür.

Demek ki kapitalizmle entegrasyon işçi sınıfı hareketinin kendisini yadsımasıdır. Yeni “restorasyon aydını” (liberal, ulusalcı, eski sosyalist, vb.) tüm dünyada özüne, burjuva kampa dönmüştür. Proletaryanın devrimci hareketi, burjuva dünyasıyla ideolojik mücadelesinde yeni ve kolektif bir emekçi aydın tabaka yaratmak zorundadır. Yoksa eski akıl hocalarının peşinde bırakın devrim ve demokrasi mücadelesini, ellerindeki sendikaları kaybedecek, taşeron işlerinden de olacaklar. Daha acısı bütün bunların ulus-ötesi şirketleriyle ABD ve AB kapitalizminden değil de “totaliter SSCB ve Stalincilik” yüzünden olduğuna inanacak ve iyi ki “muhafazakâr demokrasimiz” var diye için için sevinecekler! Dünya halklarının tepesine yağan NATO bombalarının kötü Afrika ve Arap diktatörlerinin ülkelerine de “muhafazakâr demokrasi” getireceğine, petrolün ABD ve AB gibi uygar ülkelerin elinde olmasının daha hayırlı olacağına inanacaklar! Çinlilerin ve İranlıların asla uzay mekiği yapamayacaklarına, Kuzey Kore halkının şimdiye kadar açlıktan ölmüş olması gerektiğine, Chavez, Castro, Evo Morales ve bilumum eski gerilla-yeni devlet başkanı liderleri olan ülkelerde de halkların bir gün akıllanıp yeniden ABD kuyruğuna döneceğine inanacaklar! Tıpkı 1914 yılında coşkuyla, bayraklarını sallayarak başka ülkelerdeki kardeşlerini öldürmeye koşan on milyonlarca emekçi gibi!           

1 Mayıs kutlu olsun!                     

Ali ÇAKIROĞLU

8 Ekim 2010 Cuma

30. Yılda Hüzünle Anılan Bir 12 Eylül

30. Yılda Hüzünle Anılan Bir 12 Eylül
12 Eylül'ün ilk gecesi (11 Eylül'ü 12 Eylül'e bağlayan gece) Mamak koğuşlarına sessizce girip neredeyse sürüne sürene koğuşları dolaşan ceazevi müdürü ve subaylarının trajikomik manzarasıyla uyanmıştık. Sonrası, Türkiye'nin her cezaevinde, her işkencehanesinde, hücrelerde, mahkemelerde yaşanan trajik öykü...
12 Eylül'ün 10. yılı, 1990 gene trajedi. Sapır sapır dağılan Doğu Bloku ve kapitalist restarasyonun etkisi içimize uzanmış, her tarafta, solun ve devrimci mücadelenin her köşesinde hissediliyor. Sosyalist kalmak onlarda bile neredeyse utanç vesilesi. Düşman dost birbirine karışmış. Postmodern teoriler, destalinizasyonla başlayıp deleninizasyon ve adım adım önce burjuva demokrasisinin, sonra düpedüz kapitalizmin ululanması, can havliyle ANAP övgüsüyle başlayıp sonuçta kurtuluşu ABD emperyalizminde bulacak kadar kendini inkar sürecinin başlaması bu yıllara damgasını vuruyor.
Gene de ayrı ayrı yola düşmenin zayıflığını deneyimleriyle bilenlerin birleşik partilere yönelmesi de aynı yılların ürünü. Sonuçsuz kalmayacağı, emekçi kitleleri saracağı düşünülen ortak parti çalışmalarının her nedense hep başarsız kalmasının ardından, daha sağ arayışlara koşan yoldaşlar. Sosyal demokrasi "bile" artık onlara fazladır. Blair çizgisi ne güzeldi!! 12 Eylül'ün 30. yılında artık ne "oportünüzm," hatta ne "ihanet" denilebilecek bir aşamayı da rahatlıkla kat ederek uluslarası kapitalizmin ve yerli partisi AKP'nin gönüllü savunuculuğuna geçiş, göğsünü siper ediştir trajedi. Ama her trajedi gibi burada da bir komedi unsuru var. "Eski yoldaş" kapitalizme geçişte çok geç kalmıştır. Uluslararası sermayeyle de yerli tekelci sermayeyle de yeşil sermayeyle de aşkı karşılıksız kalmaya mahkumdur. Onun sermayeyle yaşadığı aşk ilişkisi platonik olmaktan öteye geçemeyecektir. Ne yazık ve ne üzücü ki böyle. 12 Eylülde cezaevi cezaevi çile doldurur, iyi kötü zulme direnmeye çalışırken, sermaye birikimi ilkel aşamasını tamamlamış, pekala uluslarası tekellerle bütünleşmiştir.
Peki, "eski yoldaş" neden intihara teşebbüs etmiştir? O hiçbir zaman 1848 Alman Devrimi'nin yarım kalmasından sonra burjuva demokrasisi, sosyal demokrasi, marksizm yollarından liberalizme geçip en sonra Alman militarizminin hizmetine giren eski devrimciler gibi de olmayacaktır. Hepimizin bildiği Türk devleti profesyonel değil, ancak amatör ve gönüllü hizmetlerini kabul edebilir. Elbette o devlet eski bildikleri Kemalist devlet değil, kendilerinin pek sevdikleri deyimle "muhafazakar-demokrat" devlettir. Öyle özgür aşk, ateizm, bilim, arada bir kafa çekmek, sanatla uğraşmak, arada aşka gelip şiir yazmak yeni Türkiye düzeninde çok hoş karşılanacak şeyler değil. Kapitalizmi her yanıyla savunup sermaye sahibi olamamak, YENİ TÜRKİYE DÜZENİNİ savunup haşemayla denize girememek, bilmediğinden dua mırıldanamamak, aklına açlık grevlerini getirdiğinden oruç tutamak, arada bir rakısından demlenmek, hatta bazen eski güzel günlere özlem duymak. Yeni Türkiye Düzeni'nin kendisini olduğu gibi kabul etmemesi nedeniyle 12 Eylülün 30. yılı "eski yoldaş"ın intihar teşebbüsü oldu.
Ama o gene de fazla kaygılanmasın. Tabii ki ufukta Ekim Devrimi görünmüyor. Hegelci anlamda diyalektiğe bile inanıyorsa, 21. yüzyıl dünyasının 19. ve 20. yüzyıl dünyasından daha çelişki yüklü olduğunu bilir "eski yoldaş." Proletarya, emekçiler, ezilen halklar, hatta köleler, hatta "korsanlar" bile var günümüz dünyasında. Kapitalizmin ezdiği milyarların bu yüzyılın seyrinde alacağı tavır "eski yoldaş"ın beklemediği bir gelecek de getirebilir. Gerçekten de tarihsel ivmeler hep dipten gelen dalgaların itişiyle olmuştur. I. Dünya Savaşı'nın ilk günlerinde, dünyanın en güçlü İşçi Partisi olan Alman Sosyal Demokratları'nın kendi imparatorluklarının savaş bütçesine oy vermesiyle başlayan kriz II. Enternasyonal'i en güçlü sanıldığı anda yerle bir etmişti. "Eski yoldaş"ın çok gerçekçi Sosyal Demokrat ataları dünyanın değiştiğini, Rus barbarlarına dünyanın zindan edilmesi gerektiğini savunurlarken, Karl Liebknecht, Rosa Luxemburg, Leo Jogiches gibi "asiler" başlangıçta bir avuç da olsalar başka bir yola, devrim yoluna girmişlerdi. Dünya işçi hareketinin bu ilk ve en büyük bunalımından çok değil 2 yıl sonra Ekim Devrimi gerçekleşti.
II. Dünya Savaşı'nın en karanlık günlerinde, Alman, İtalyan ve Japon faşist emperyalistleri neredeyse bütün dünyayı, hatta Sovyet topraklarının önemli bir kısmını ele geçirmişken, savaşın sonunda insanlık başka bir dünyaya uyandı. İmkansız denilen devrimler gerçekleşti, devrimin imkanız sayıldığı ülkelerde devrimler oldu (Çin, Kore, Vietnam). Bu nedenle, "eski yoldaş" artık dünyada hiç devrimin olmayacağını, kapitalizmin kesin ve mutlak zafer kazandığını düşünürken, eski teorik kitaplardan bir nebze "diyalektik" hatırlamalıdır. İşte bu yüzden AKP oylarından "demokrasi," ABD-AB emperalizminden "insan hakları," uluslararası sermayeden "uygarlık," Körfez sermayesinden "hakkaniyet," muhafazakar çevrelerden "12 Eylülle hesaplaşma"dan medet ummamalıdır. "Hayırcı" saflardaki MHP'ye bakıp, kendi "Evetçi" safında BBP gibi güçler olduğunu unutup devrimci kalmaya, naif de olsa devrimci çizgi sürdürmeye çalışanlara sataşmaya kalkmamalıdır. Kendisinin o AKP-BBP-Saadet Partisi oylarına (yüzde 99,9) katkısının binde bir bile olamayacağını unutmamalıdır. Bu nedenle, başkalarının zafer alaylarına alkış tutmakla eline hiçbir şey geçmeyeceğini anlamalıdır. Bir zamanlar dağa taşa "Karaoğlan" yazmakla devrimcilik yaptığını sananlarla aynı hataya başka bir tarih kesitinde düşmemelidir. Kurtuluş işçi sınıfının kendi eseri olacaktır. İşçi sınıfına gölge etmeyin yeter!

Ali Çakıroğlu