2 Ağustos 2012 Perşembe

KADINLAR TERÖR ŞEFİ'Nİ ANLATIYOR!









İstanbul’da Terörle Mücadele’den sorumlu Emniyet Müdür Yardımcılığı’na atanan Sedat Selim Ay’ın işkence yaptığı Asiye Zeybek Güzel, başından geçenleri Asiye: İşkencede Bir Tecavüz Öyküsü adlı kitapta anlatmıştı. İlk baskısını 1999’da yapan kitapta, Güzel’in 1997 kışında İstanbul Emniyeti’nde yaşadıklarını kaleme aldığı sayfalardan bir bölümü bugün dikkatinize
 getiriyoruz. Burada anlatılan zulmün sorumlusu olarak görülen polis memurlarından biri de Sedat Selim Ay…
Önce söz Asiye Zeybek Güzel’in:
Gözbağımı tekrar bağlıyorlar. Kendimi alabildiğine sakin hissediyorum. Yürümeye başladık, adamların hiç telaşlı bir halleri yok. Buna yapmaya alışkın oldukları o kadar belli ki, onlarda benim kadar sakin.
“Üstünü çıkartın, altına dokunmayın” diyen bir ses arkamızdan bağırıyor.
Asansörle çıktık yukarıya. Götürüldüğüm odanın tabanı beton. Gözbağının altından seçebiliyor, yere serili hiçbir şey yok.
“Kendin mi soyunursun, biz mi soyalım?” Kendim soyunurum, bedenime onları dokundurtmayacağım!
Hırkamı, kazağımı, atletimi çıkarttım. Bir sandalyeye oturttular. Daha önce hiç askıya alınmamıştım. Anlatılanlardan, okuduklarımdan bildiğim işlemlerden askıya alınacağımı tahmin ettim. Kollarımı kütük gibi bir şeye bağlamaya çalışıyorlar. Nihayet bitti… Hoop, askıdayım işte. İlk anda “Ulan diyorum, askı dedikleri bu muymuş?” İnsan ilk anda hiç acı hissetmiyor.
Odaya biri girdi. Ayak seslerinden, kapının açılıp kapanma sesinden anlayabiliyorum. “Utanmıyor musun nu kadar erkeğin içinde soyunmaya?”
Utanıyorum, ama bunu belli etmemeye çalışıyorum. Bana dokunmasınlar yeter! İnsan askıda ilk anda gerçekten acı hissetmiyor. Biraz zaman geçince, koltuk altlarımdan keskin ağrılar gelmeye başlıyor. Çok tutmuyor indiriyorlar. Kollarım uyuşmuş durumda, yine de onları hissedebiliyorum. Uyuşukluğu gidermek için iki kişi kollarımı sallıyor. Bu arada üzerimde kalan diğer çamaşırlar da; pantolonum, çoraplarım, iç çamaşırlarım çıkartılıyor. Karşı koyabilecek durumda değilim. Kollarım arkadan sıkıca bağlandı. Kalas gibi bir şeyden geçiriyorlar. Yine havadayım, bu kez acı çok daha keskin. Nefes almaya çalışmanın kendisi ayrı bir işkenceye dönüşüyor. Göğüs kafesim dışarı fırlayacak gibi. Soru soran yok, konuşan yok. Sadece arada bir “tamam mı, yeter mi?” diye sesleniyorlar. Tekrar yerdeyim. Kollarım artık hissetmiyor. Çıplağım, çıplaklığım beni korkutuyor. Utanıyorum. Eteğimin boyu biraz kısa olsa tedirgin olan ben onca erkeğin önünde çıplağım. Sanki bütün korunma kalkanlarımı aldılar. Eşim geliyor bir an aklıma. Başka şeyler düşünmeliyim. Türkü söylemeliyim içimden. Lanet olsun, aklıma hiçbir şey gelmiyor. Sanki bildiğim bütün türküleri unuttum. Tek bir satır, tek bir dize hatırla!.. Aklımda sadece çıplaklığım var.
“Çıplaksın!”
“Olsun, bunun olacağını biliyordum.”
“Ama sen çıplaksın üzerinde hiçbir şey yok.” Odada kaç kişi var, bilmiyorum, çok fazla konuşmuyorlar, seslerden çıkartamıyorum.
“Çıplaksın!”
“Olsun, onlar insan değil ki.”
Terliyorum, korkunç terliyorum. Sanki üzerime bir kova kova su boşaltmışlar gibi.
Başka şeyler düşünmeliyim.
“O kadar erkeğin ortasında çırılçıplaksın, ne düşüneceksin, çıplaksın işte! Sana istediklerini yapabilirler. Giysilerini iste.”
Artık yalnız değilim, içimden birisi benimle konuşuyor. Kavga ediyorlar. Asiye Asiye’yle kavga etmeye başladı.
“Çıplaksın, korunamazsın..”
“Olsun, bunu biliyordum ki.”
“Ama çıplaksın işte. Giysilerini iste. Haydi iste onları.”
………………
“Odadakilerin hepsi sana bakıyor, giysilerini iste. Sana da dokunmalarına izin verme, giysilerini geri versinler. Başka bir şey isteme, sadece giysilerini. Sana dokunulursa eşine ne söyleyeceksin?”
“O da bunları yaşayabileceğimi biliyordu. İkimiz de tahmin edebiliyorduk bunları. Hem ne söyleyebilir ki?.. Ama ya artık benimle olmak istemezse, tiksinirse benden?..”
“Giysilerini istemezsen senden nefret edecek. Hadi iste giysilerini.”
Artık başka bir dünyadayım. Soruları, hakaretleri, küfürleri duymuyorum. Tekrar indirdiler. Kollarım bana ait değil, hissetmiyorum.
Giysilerim, onları geri versinler. Başka bir şey istemiyorum. Aklımda sadece pantolonum, kazağım, hırkam var. Bunlara kitlendim.
Tekrar askı.
“Niye istemiyorsun giysilerini, onlar senin zırhın, kabuğun. İste onları!..”
“Hayır birazdan bitecek işte. Kendileri verecekler o zaman.”
“Hayır vermeyecekler. Hem ne kadar çabuk giyinirsen o kadar iyi olur. Daha fazla çıplak kalmazsın. Herkes sana bakıyor, seni izliyor, seni seyrediyorlar işte. Pantolonunu iste.” …………. “Kazağını iste.” ………….. “İste giysilerini.” …………. “İste, zaman geçiyor, hadisene.”
***
Bildiğim, sevdiğim, bütün türküleri unuttum. Hiç kimsenin yüzünü hatırlamıyorum. En sevdiklerimin bile… Birileri olmalı, bu kadar uzak olamazlar.. tutunacak bir yer bulmalıyım.
“Yalnızsın işte! Tutunacağın hiç kimse yok. Giysilerini iste. İste onları, daha ne bekliyorsun? Onlar seni koruyacak.”
Kapı gürültüsü duydum. Odaya yeni biri girdi galiba.
“Daha bitmedi mi? Ne uğraşıyorsunuz, indirin yatırın yere orospuyu.”
İndirin yatırın yere.!
Bir anda askıdan indirildim. Ayakta duramıyorum, kollarım da artık bana ait değil, hissetmiyorum, kontrol edemiyorum. Korkunç bir acı var. Yere fırlattılar. Başım yere çarptıktan sonra buz gibi betonu hissettim. Terden sırılsıklam olmuşum. Kollarımı kullanıp ayağa kalkmaya çalışıyorum, ama söz geçiremiyorum onlara. Kahkaha seslerini, küfürlerini duyuyorum. Çıplaklığımı örtmeye çalışıyorum, yapamıyorum. Bir an aklımdan meydan dayağı atacaklar, diye geçiyor. Hiçbir şey anlayamıyorum. Gözbağımın altından sadece ayakları hayal meyal seçebiliyorum. Ayağa kalkmaktan vazgeçip bacaklarımı toplamaya çalışıyorum. Tekmeyle engelliyorlar. Kollarımı ve bacaklarımı sıkıca tutmaya çalışıyorlar. Çırpınıp kurtulma çabalarım sonuçsuz. Bağırmaya çalışıyorum, sesim çıkmıyor sanki.
“Hayır, bunu yapamazsınız, öldürün, parça parça edin, ama dokunmayın. Kirletmeyin, lekelemeyin’” diye bağırmak istiyorum. Ama her şey o kadar hızlı geçiyor ki aklımdan, çıldırmak üzereyim.
Üzerimde bir ağırlık hissediyorum. Duyduğum acıdan dişerim birbirine geçiyor. Karşı koyamıyor, kıpırdayamıyorum, kafamı bile oynatamıyorum. boğazım bağırmaktan yırtılacakmış gibi. Kendi haykırışlarım, çığlıklarım, sesim bana yabancı gibi geliyor. Kahkaha sesleri ve küfürler kesilmiyor. İğrenç şeyler söylüyorlar.
“Kocan bile böyle becerememiştir” diyor birisi.
Üzerimdeki o iğrenç ağırlık işini bitirdiğinde, su nasıl buza dönerse öylece dondum kaldım. Mumya gibi dondum kaldım. Ölümü isteyecek gücü bile alıp götürdüler benden.
Her yer bir anda karardı. Bir tek ışık bile görünmüyor, karanlıktayım. Kopkoyu, sonsuzluk gibi karanlık… Her şey, herkes birer birer karanlığın öbür tarafına geçti. Tek başıma kaldım; elimi uzatabileceğim, elimi tutabilecek hiç kimse yok. Üzerimdeki ağırlığın kalktığını fark ediyorum. Kalkarken canımı da beraber alıp götürdü.
Annemin, babamın, sevdiğimin, sevdiklerimin yüzü yok artık, hatırlayamıyorum. Uçurumdan aşağıya yuvarlandım. Artık kirlendim, kimsenin yüzüne bakamam, sevemem, anne olamam! Yaşamak adına hiçbir şey kalmadı elimde, alıp götürdüler hepsini! Boşluğun içinde kayboldum.
Kendime geldiğimde, bir koltuğun üzerinde yatıyordum.
Ne güzel, giysilerimi geri vermişler!
Sıkıca sarılıyorum onlara. Odada kimse yok. Gözlerim bağlı değil, ayağa kalkmak istiyorum, ama bedenim buna uymuyor. Ölü gibiyim. Gerçek nerede başlıyor, nerede bitiyor, fark edemiyorum. Odaya biri girdi, ayağa kaldırmaya çalışıyor, kalkamıyorum.
“Bir şey istiyor musun?”
Su isteyeceğim; ama sesim çıkmıyor, ağzımı açamıyorum.
Çıkıp gitti odadan. Uyumak istiyorum sadece, uyandığımda burada olamayacağım çünkü. Başıma bir şey gelmedi ki, tecavüze uğramadım ki… Kirletilmedim ben, temizim! Her yanımı ateş basıyor ama üşüyorum. Daha sıkı sarılıyorum giysilerime.
Uyuyorum, uyanıyorum, hala buradayım. Binlerce kez lanet olsun. Rüya bu, kabus. Niye bitmiyor öyleyse? Uyumalıyım, uyumalıyım. Bitecek bu kabus, bitecek. Sevdiklerim gelip “hadi uyan, çok uyudun, yeter bu kadar” diyerek uyandıracaklar beni. Bekliyorum işte, niye gelip kimse uyandırmıyor?. Çıldırmak üzereyim, bitmiyor bu kabus..
Zaman kavramı yok artık. Odaya iki kişi girdi. Kollarımdan tutup kaldırıyorlar. Ayakta duramıyorum. Ayaklarım, bacaklarım sanki benim değil; oyuncak gibi. Kollarımdan tutarak başka bir odaya götürüyorlar. Sigara veriyorlar. Sigarayı bırakmıştım halbuki, içmiyordum. Ama şu anda o kadar çok istiyorum ki! belki kafam yerine gelir diye alıyorum verdikleri sigarayı. Birkaç nefes aldım, başım dönmeye başlıyor. Kimse konuşmuyor. Her yer sakin, yine o kahrolasıca sessizlik. Ne zaman geldim buraya? Bilmiyorum, hatırlamıyorum.
Boş bir masa ve üzerinde bir sarı saman kağıt ve kalem var. Kalemi elime uzatıyorlar, alıyorum. Ne yapacağım peki, ne yazacağım. Ne yazmam gerekiyor? Uyumak istiyorum, gözkapaklarım tonlarca ağırlığı kaldırıyor gibi, dayanamıyorum.
Ve yazmaya başladım… ama sanki yazan el bana ait değil. Ben başka bir yerden izliyorum bu eli, yazma diyemiyorum. Desem de duyamaz beni. O kadar uzak ki benden … avazım çıktığı kadar, çığlık çığlığa bağırsam da duyamaz beni artık.
Her şey karanlığın öteki tarafında.
Yapayalnızım, benimle konuşan diğer Asiye de yok artık, o da çekip gitti…
İşçi-Köylü gazetesinin yazıişleri müdürlüğünü yaparken gözaltına alınan Asiye Zeybek Güzel, dört buçuk yıl hapis yattı. İşkencede başına gelenleri cezaevinde kaleme aldığı kitapta anlattı. Kendisine işkence yapan polislerden davacı oldu; beraber gözaltına alınıp işkence gördüğü arkadaşlarıyla, Sedat Selim Ay dahil sorumlu polisleri teşhis etmesine rağmen, mahkemede sonuç alamadı ama Türkiye’yi AİHM’de mahkûm ettirdi. Güzel, şimdi İsviçre’de yaşıyor.

1 yorum:

Shirin Serkan dedi ki...

çok korkunç.. ürkütücü..
işkencecilerin katillerin ödüllendirildiği bir ülke...